David Eagleman’nın son kitabı “Beyin” bir süredir okuma listemdeydi. Kitap fuarında karşıma çıkınca alıp okumaya başladım. Son sayfasına kadar gayet keyifle okudum. Bu yazıda da, şimdiye kadar bu kitabın radarına girmediği insanlar için kısa bir açıklama ve bir özet geçmek istedim.

Kitap insan beyninin çalışma şeklini ve hayatımızdaki rolünü izah etmeye çalışıyor. Son bölümünde ise beynimizin potansiyelinin karşımıza çıkarabileceği enteresan olasılıklara değiniyor.

Bölüm 1: Ben Kimim?

Bizi biz yapan kodlar beynimizde saklıdır. Kimliği oluşturan anılar, düşünceler, kişilik…vb beyindeki bir hastalık ya da hasar ile değişikliğe uğradığında kimliğin de değiştiğini gösteren pek çok vaka vardır.

İnsanlar büyük ölçüde tamamlanmamış doğar. Diğer tüm canlıların aksine, insan beyni çok az programlanmıştır. Bulunduğu ortama ve yaşadıklarına göre şekillenir, bu da insanoğluna diğer canlılara kıyasla yüksek bir uyum kabiliyeti sağlar.

Yeni doğan bir bebeğin nöronları birbirinden oldukça farklı ve bağlantısızdır. 2 yaşına gelene kadar beyninde saniyede 2 milyon bağlantı oluşur. 2 yılın sonunda bebekteki sinaps sayısı bir yetişkinin iki katına ulaşır. Yaş ilerledikçe bu sinapsların yarısı (kullanılmadıkları için) budanır. Ör: Bir bebek tüm sesleri ayırt etme becerisine sahipken, Japonya’da büyüdüğünde R ve L harflerinin betimlendiği sesleri ayırt etme becerisini kaybedecektir.

Eğer bebek duygusal ilgi ve bilişsel uyaranlardan yoksun kalırsa beyin gelişemez. Ör: Çavuşesku döneminde, Romanya’daki yetimhanelerde son derece mekanik bir düzen içinde yetiştirilmiş çocukların IQ seviyelerinin genel ortalamanın epey altında olduğu, lisan kullanımda sıkıntı çektikleri, beyin etkinliklerinin düşük olduğu gözlemlenmiştir.

İnsan beynindeki kapsamlı yapım süreci 25 yaşın sonuna kadar sürer, bu yaştan sonra beyin yapısı daha sabit hale gelir ama beynimiz yaşamımız boyunca değişmeye devam eder, o yüzden kim olduğumuz da devamlı değişir.

Beynimizde sınırlı sayıda nöron vardır ve bunlar sürekli değişim halindeki ilişkilerden oluşan bir ağ içinde çalışırlar. Üzerlerinde hep başka işler için diğer nöronlara bağlanma konusunda bir baskı vardır.

Bir anıyı hatırlamanıza vesile olan nöronlar arasındaki bağlar, zaman içinde dahil oldukları diğer ilişkiler yüzünden zayıflar. Yani anıların düşmanı zaman değil, diğer anılardır. Bu yüzden anılar, yaşamımızdaki bir kesitin hassas video kaydı değil, çok kaba detayları olan birkaç fotoğrafı şeklinde kalır. Ve bu fotoğraflar da değişime açıktır. Ör: Elizabeth Loftus’un yaptığı deneylerde, anıları değiştirmenin, hatta beyne sahte anılar yerleştirilmesinin bile mümkün olduğu görülmüştür.

Bölüm 2: Gerçeklik Nedir?

Gerçeklik, gerçek dünyada olup bitenlerden çok beynimizin algıladığı ile ilgilidir. (Ör: Edward Adelson’ın Dama Tahtası yanılsaması ve Akiyoshi Kitaoka’nın Dönen Yılanlar yanılsaması)

Beynimizin dış dünyaya doğrudan erişimi yoktur. Duyu organlarımız aldıkları bilgileri beyinde kullanılan elektrokimyasal sinyallere dönüştürürler. Beyin de bu elektrokimyasal örüntüleri dünyayla ilgili işe yarar bir kavrayışa dönüştürür. Ve bunu yaparken pek çok girdiyi birleştirir.

Görme duyusunu 3,5 yaşında kaybettikten 40 yıl sonra kök hücre tedavisi ile yeniden kazanan Mike May’in gördüklerini anlamlandıramaması ve derinlik algılayamaması göstermiştir ki; görebilmek için bile gözlerden fazlası gerekmektedir.

Bir olaya ait işitsel ve görsel uyaranların duyularımıza ulaşması ve işlenmesi farklı zamanlar alır. Ama beyin bunları birleştirerek yorumladığı için biz aradaki zaman farkını ayırt edemeyiz.

Beyin, elde ettiği girdileri oluşturduğu içsel model doğrultusunda yorumlar. Ör: Bir yüz maskesinin iç (çukur) yüzüne baktığınızda yüzün size karşı kabartı oluşturmuş gibi olduğunu görürsünüz. Ömrünüz boyunca size doğru kabartılı yüzlerle alıştırma yapmış beyin, baktığınız yüzeyin çukur olduğunu bilmenize rağmen içsel model ile uyumlu bir algı yaratır.

Beyin, içsel modelle uyumsuz girdiler karşısında zorlanabilir ama hızlıca uyum sağlama kabiliyeti vardır. Alyssa Brewer’ın yaptığı deneylerde, sağ ve sol tarafların yer değiştirmesini sağlayan prizmatik gözlükleri takan kullanıcıların ilk başta en basit hareketleri yapmakta zorlansalar bile birkaç gün içinde ters görmeye uyum sağlayabildikleri gözlemlenmiştir.

Hiçbir canlı nesnel gerçekliği deneyimleyemez. Deneyimleyebildiği tek şey biyolojisinin imkan verdiği ölçüde algılayabildikleridir. Mesela, dış dünyada renk diye bir şey yoktur. Bir nesneden yansıyan ışık gözlerimiz tarafından yakalandığında beynimiz tarafından bir renk olarak algılanır. Işığın algılayabildiğimiz dalga boyu aralığı, tüm dalga boyu aralığının on trilyonda birinden azdır ve algılayamadığımız dalga boyları bizim için renksizdir. Gerçekliğin görebildiğimiz incecik dilimi biyolojimizle kısıtlanmıştır.

Beyinde olup bitenler gerçekliğimizi oluşturur. Bazı insanlar için rüyalarında gördüklerini yaşadıklarından ayırt etmeleri mümkün değildir. Akıl hastaları kafalarında oluşturdukları hayali sahneleri gerçek sanarlar.

Tehlikeli durumlarda beyin tüm dikkati içinde bulunulan ana odaklar. Bu tarz olaylar yaşayan insanlar, olay esnasında zamanın yavaş aktığı hissine kapılırlar ve olay sonrasında da çoğu enteresan detayı hatırladıkları gözlemlenmiştir.

Bölüm 3: Kontrol Kimde?

Bir arkadaşınızla sohbet ederken aynı anda kahvenizi yudumladığınız anı düşünün. Kolunuzun ve ağzınızın nerede olduğuna, kahvenin nerede durduğuna, bardağı nasıl kavrayıp nasıl ağzınıza kadar götüreceğinize ve içerken ağzınızın haşlanmaması için hafif bir eğim ile yavaşça bardağı çevirmeye dikkat etmezsiniz. Bu işlemlerin hepsi bilinçaltımız tarafından kontrol edilir.

Beynimiz ömrümüz boyunca kendini yeniden yazarak alıştırmasını yaptığımız uygulamalar için devreler oluşturur. Devre oluşturulan uygulamalar otomatik pilota bağlanmış olur ve bilinçli bir çaba göstermeden gerçekleştirilebilir. Hatta bu uygulamalara bilinçli olarak müdahale etmek istediğimizde genelde performansımız düşer.

Bilinçaltı devrelerin çalışmaması halinde neler yaşanabileceğini, bu devrelerin çalışmasında önemli rol oynayan derin duyu (vücudumuzun uzuvlarının nerede olduğunu bilme) kabiliyeti kaybolmuş hastalarda görüyoruz. (Ör: Ian Waterman vakası) Bu hastaların yürüme eylemini bile gerçekleştirebilmeleri için bakıp düşünüp plan yapmaları gerekiyor.

Beynimiz sürekli çevreden bilgi toplar ve bu bilgiyi de algı ve davranışlarımızı şekillendirmede kullanır. Bu hazırlama (priming) etkisi denen durumlarda net görülür. Örneğin, elimizde sıcak bir içecek tutuyorken mevcut bir ilişkiyi daha olumlu bir tavırla anlatma, soğuk bir içecek tutuyorken daha olumsuz bir tavırla anlatma eğilimden oluyoruz. Bunun sebebi, beyinde ilişkisel sıcaklığı değerlendiren mekanizmalarla fiziksel sıcaklığı değerlendiren mekanizmaların aynı olması ve algımızı etkiliyor olmasıdır.

Psikolog Eckhard Hess’in 1965 yılında yaptığı bir deneyde, bir grup erkeğe bazı kadın resimleri gösterilmiş ve fotoğraflar üzerinden bazı değerlendirmeler yapmaları istenmişti. Fotoğrafların yarısında kadınların göz bebekleri yapay olarak büyütülmüştü. Katılımcılar bunun farkına varamadı ama göz bebeği genişlemiş kadınları daha çekici buldular. Büyümüş göz bebekleri cinsel uyarılmanın biyolojik bir işareti idi; ama katılımcılar bu detayı da bilmiyordu.

Tüm bu tespitler gösteriyor ki; düşünce ve davranışlarımızı yönlendiren beyin süreçlerinin büyük bir kısmı gözlerden uzaktadır. Yani bilinçli zihin sadece buz dağının görünen kısmını oluşturmaktadır. Kararlarımızın altında yatan nedenlerin de çoğunlukla farkında değilizdir; çünkü bilinçli farkındalığımız çoğu zaman devrede bile değildir.

Bilinçli ya da bilinçsiz, seçimlerimizi özgürce yaptığımız duygusuyla yaşarız. Alvaro Pascual-Laone’nin deneyi göstermiştir ki; özgür irade duygusu bile yanıltılabilir. Deney kapsamında bir grup insan sırayla trafik lambasını simüle eden bir ekranın önüne oturtulmuş, kırmızı rengi gördüklerinde hangi kollarını kaldıracaklarına karar vermeleri ve yeşil rengi gördüklerinde ise karar verdikleri kolu kaldırmaları istenmişti. Birkaç tekrar sonrasında katılımcı grubun yarısının beynine, ekranda sarı renk görünüyorken sağ veya sol elde hareket başlatacak bir manyetik uyarım yapılmıştı. Katılımcılar manyetik uyarımın tetiklediği şekilde ellerini kaldırmışlardı ama hepsi kararlarını özgür iradeyle aldıklarını sanmıştı.

Bölüm 4: Nasıl Karar Veririm?

Algısal çift durumluluk yaratan resimler gösteriyor ki; aynı resme farklı şekilde odaklanarak farklı yorumlayabiliyor ve farklı şeyler görebiliyoruz. Ama hiçbir zaman 2 ya da 3 farklı yorumu aynı anda göremeyiz. Bir yorumdan diğerine geçmek için de karar vermemiz gerekir.

Kararlarımız ise beynimizin içindeki nöron ağlarının çekişmelerinin sonucudur. Ünlü “Vagon Açmazı” vakasında da görülebileceği üzere, ilk senaryoda çoğunlukla akılcı nöron ağları baskın çıkar ve “4 ölümdense 1 ölüm iyidir!” kararı verdirir. İkinci senaryoda da çoğunlukla duygusal nöron ağları devreye girer ve kendi halinde bir adamı bizzat ölüme itiyor olmanın yarattığı duygular baskın çıkar. Hâlbuki her iki senaryoda da sonuç aynıdır, ama kararlar çoğunlukla farklıdır.

Vücudumuzun farklı bölgelerinden gelen fiziksel uyaranlar da duygu durumuzu ve dolaysıyla kararlarımızı etkiler. Örneğin, komşunuza bir paket bırakmak üzere bahçe kapısına geldiğinizi ve size doğru hırlayan bir köpekle karşılaştığınızı, aynı anda da vücudunuzda pek çok fizyolojik tepki (gerginlik, terleme…vb) oluştuğunu hayal edin. Bahçe kapısını açıp ilerleme veya geri dönme kararınızı oluştururken mantıksal değerlendirmelerinizin yanı sıra fiziksel ve duygusal durumunuz da önemli rol oynayacaktır.

İnsanlarda farklı ihtiyaçlar önem kazandıkça, öncelikler ve dolayısıyla kararlar da değişmektedir. 2011 yılında ABD’deki yargı kararları üzerinde yapılan bir çalışmada, bir hükümlünün şartlı tahliye şansı kurulun yemek molasının hemen sonrasına denk gelmesi halinde %65’e çıkarken, bir oturumun sonuna denk gelmesi halinde %20’e düştüğü gözlemlenmiştir. Temel nedenin ise kurulun fizyolojik ihtiyaçlarının (açlık) yarattığı koşullar olduğu tespit edilmiştir.

Karar verme beyni yoran bir işlemdir. Yargıçlarla ilgili örnekte, bir oturumda 35 vakaya bakan yargıçların oturum sonuna doğru irade güçlerinin azaldığı, bir şeyler atıştırıp enerji depoladıktan sonra ise kararlarını yönlendirmede farklı güdülerin etkili olduğu görülmüştür.

Bir kararla karşı karşıya kalan beyin, farklı sonuçların bir simülasyonunu kurarak tahmini bir gelecek modeli oluşturur ve bu potansiyel geleceklerin her birinin kendisine sunacağı ödülü tahmin etmeye çalışır. Bu beklenti ile gerçekleşen arasında bir uyuşmazlık olduğunda orta beyindeki dopamin sistemi biçilen değeri yeniden değerlendirmeye yarayan bir sinyal yayınlar. Beynin geri kalanı da bir sonraki tahmin için bu hata düzeltme işlemini dikkate alır.

Beyin için şimdiki zamanın ciddi bir çekim gücü vardır. Bundan ötürü, şimdiki bir ödül, gelecekteki daha büyük bir ödülden cazip olabilir. 2008 yılında ABD’de yaşanan finansal kriz büyük ölçüde bu doğal insan koşullanmasının bir ürünüdür.

Bölüm 5: Size İhtiyacım Var mı?

Beyin toplumsal durumları anlamak üzerine mekanizmalarla donatılmıştır. Kiley Hamlin, Karen Wynn ve Paul Bloom tarafından Yale Üniversitesinde yapılan bir deneyde, 1 yaşından küçük çocuklara bir kukla tiyatrosu izletilmiş ve tiyatronun ardından kuklalar çocuklara götürülerek hangisini istediğine bakılmıştır. Çocukların tamamı tiyatro gösterisinde biraz kötülük yapan kuklayı değil, yardımcı olmaya çalışan iyi kuklayı tercih etmiştir.

Beynimiz insan olmayan karakterlere bile niyet ve amaç atfetme eğilimdedir. 1944 yılında Fritz Heider ve Marianne Simmel tarafından hazırlanan kısa bir film bir deney kapsamında bir gruba izletilmiş ve yorumları sorulmuştur. Görüntü koordinat değiştiren birkaç şekilden ibaret olmasına rağmen izleyenler aşk, kavga, kovalamaca gibi detaylar içeren değerlendirmeler yapmıştır.

Beynimiz yüz ifadelerine karşı da son derece duyarlıdır ve yüzlerdeki belli belirsiz ipuçlarından yola çıkarak başkalarının duygularını çözümlemeye çalışır. Bunu yaparken de karşısındaki yüzü taklit eder. Yapılan deneylerde, farklı duygu durumlarındaki yüzleri yorumlaması talep edilen katılımcıların aynı yüz kaslarını belli belirsiz hareket ettirdikleri gözlemlenmiştir. Yüzüne botox yaptıran katılımcıların diğer katılımcılara kıyasla duyguları belirlemekte daha başarısız olduğu gözlemlenmiştir.

Başkalarını aynalamak, başkaları ile bağ kurmak, başkalarını umursamak doğuştan gelen özelliklerimizdir. Toplumsal yaratıklar olarak donatılmışızdır ve tecrit hallerinde beynimiz acı çeker. (Ör: Tecrit hapishalerinde kalanların yaşadıkları) Naomi Eisenberger tarafından tasarlanan bir deneyde, denekler bir oyun oynarken, beklemedikleri bir anda oyundan dışlanmış, ve o esnada yapılan beyin gözlemlerinde fiziksel acı ile ilintili beyin bölgelerinin aktive olduğu gözlemlenmiştir.

İnsanlar, bu sosyal doğasından ötürü, işbirliği yapma, grup olma ve gruplar halinde yaşama eğilimindedir. Fakat bir grubun varlığı “grup dışı” kavramını doğurur ki; bu da sosyal varlığımızın karanlık yüzüdür. Yapılan bir deneyde, ekranda sırayla gösterilen 6 eli izleyen deneklerin beyin tepkileri gözlemlenmiştir. Her ele ya pamuklu çubukla dokunulmakta ya da iğne batırılmaktadır. Deneklerin doğal empatik tepkiler verdiği gözlemlenmiştir. Bir sonraki aşamada ellerin üzerine ateist, Müslüman, hindu gibi etiketler yapıştırılmış ve deney tekrarlanmıştır. Bu sefer deneklerin kendi grupları ile etiketlenmiş ellerde empatik tepkilerinin arttığı diğerlerinde ise azaldığı gözlemlenmiştir.

Son dönemlerde yaşanan gruplar arası aşırı şiddet olaylarında (ör: Saraybosna, Ruanda..vb) görülmüştür ki; insan beyni bazı müdahalelerle diğer grup üyelerini insandışılaştırabilmekte ve o zaman empati mekanizmasını tamamen devre dışı bırakabilmektedir. Bu durumun güzel bir örneğini, çocuklara hayat dersi vermek üzere sınıfında bir deney tasarlayan Jane Elliott adındaki öğretmen yaratmıştır. (Ör: Mavi gözlüler, kahve gözlüler deneyi)

Bölüm 6: Kime Dönüşeceğiz?

Bu bölümün özeti Eagleman’nın aşağıdaki TED videosunda…